TARİH
Bir Adalet Hikayesi: Fatih Sultan Mehmet Han’ın Yargılanması
Fatih Sultan Mehmet Han, Osmanlı İmparatorluğu’nun en büyük hükümdarlarından biri olarak tarihe geçmiştir. Hem askeri zaferleri hem de devletin yönetimindeki adaletli yaklaşımı ile tanınır. Ancak, tarih boyunca en büyük hükümdarların bile adalet anlayışı, zaman zaman sorgulanmış ve çeşitli anlatılara, efsanelere konu olmuştur. Bu yazıda, Fatih Sultan Mehmet Han’ın adaletli yönünü vurgulayan, aynı zamanda “yargılanan” bir hükümdar olarak görülebilecek bir hikâyeyi inceleyeceğiz.

Fatih Sultan Mehmet Han ve Adalet
Fatih Sultan Mehmet, sadece askeri bir deha değil, aynı zamanda büyük bir adalet anlayışına sahip bir hükümdardı. İstanbul’u fethederek Bizans İmparatorluğu’na son veren, Batı ve Doğu arasında güçlü bir köprü kuran, Osmanlı İmparatorluğu’nu zirveye taşıyan Fatih, devlete yön verdiği kadar adaletin de simgesi olmuştur. Birçok farklı halkı, dini, kültürel grubu içinde barındıran bu devlette, her birey için eşitlik ve hakkaniyet sağlamaya çalışmıştır.
İslam’ın temel ilkelerinden biri olan adaleti en iyi şekilde uygulamak amacıyla, Fatih Sultan Mehmet, yönettiği toplumda kural ve yasaların herkes için geçerli olduğuna dair güçlü bir mesaj vermiştir. Padişah, bazen halk arasında çıkan anlaşmazlıkları ve suçları doğrudan çözmeye yönelik adımlar atmış, bazen de doğru kararlar almak için danışmanlarından yardım almıştır.
Ancak, tarihin gidişatını değiştiren olaylardan biri, bu hükümdarın kendi adalet anlayışı ile ilgili olarak zaman zaman “yargılanması” veya sorgulanması gerektiğini ortaya koymuştur.
Bir Adalet Hikâyesi: Fatih Sultan Mehmet’in Yargılanması
Bu hikâyede, Fatih Sultan Mehmet Han’ın adaletli bir şekilde sorgulandığı ve sonrasında kendisinin de adaletle değerlendirildiği bir olaya odaklanalım. Bu olay, Osmanlı İmparatorluğu’nun ilk yıllarında, adaletin sadece halkın değil, hükümdarın da sorgulanması gerektiğini ortaya koymaktadır.
Olayın Başlangıcı
Fatih Sultan Mehmet’in tahta çıkmasından sonra, Osmanlı İmparatorluğu’nda birçok reform yapılmış, bu reformlar özellikle devletin adaletli bir şekilde yönetilmesine odaklanmıştır. Ancak, her zaman her durumda doğru kararlar almak mümkün olmayabilir. Bir gün, padişahın en yakın danışmanlarından biri olan vezir, bir köylüye yapılan haksız bir davranışı padişaha bildirmiştir.
Köylü, bir bey tarafından yersiz yere haksız bir şekilde suçlanmış ve zorla toprağından edilmiştir. Olay, köylülerin şikayetleri üzerine saraya kadar ulaşmış, köylülerin haklarının korunması gerektiği savunulmuştur. Fatih Sultan Mehmet, bu durumu öğrenince hemen konuya el atmış ve davayı derinlemesine incelemeye karar vermiştir.
Padişahın Kararı ve Yargılama
Fatih Sultan Mehmet Han, bu olayı adaletli bir şekilde çözmeye karar vermiştir. İlk adım olarak, köylüyle ve beyle karşılıklı görüşmeler yapılarak olayın her iki tarafından da dinlenmesi sağlanmıştır. Ancak burada, padişahın verdiği bir karar dikkat çekicidir. Fatih, sadece köylüyü savunmakla kalmamış, aynı zamanda beyden de hakkaniyetli bir şekilde savunmasını istemiştir.
Bu olayda dikkat çeken bir başka unsur ise, Fatih Sultan Mehmet’in bizzat kendi kararını verirken bile adaletin sorgulanabilir olduğunu kabul etmesidir. Padişah, bu tür davalarda kendi kararının her zaman doğru olmayabileceğini, bu yüzden danışmanlarına ve halkına danışarak doğru sonuca ulaşmasının gerektiğini ifade etmiştir.
Sonuç olarak, Fatih Sultan Mehmet, köylünün haksız yere toprağından edilmesinin ve suçlanmasının ardından bey aleyhine bir karar vermiş ve köylüyü eski topraklarına geri göndermiştir. Fakat Fatih’in bu adaleti yalnızca köylü için değil, aynı zamanda beyin de adaletini sağlamak amacıyla, beyden de yaptığı haksız davranışın bedelini ödemesini istemiştir. Böylece, olayın her iki tarafı da adaletle karşı karşıya kalmıştır.
Fatih’in Kendi Yargılaması
Bu hikayenin bir başka önemli boyutu da, Fatih Sultan Mehmet’in kendi eylemlerinin de sorgulanabilir olduğunu kabul etmesidir. Adaletin birinci kuralı olan “herkes eşittir” ilkesine göre, bir hükümdar da adaletin gözetilmesi gereken bir özne olarak görülmüştür. Fatih Sultan Mehmet, bazı kararlarını verirken, bazen kendi yakın çevresinin baskılarından dolayı zor durumda kalmış ve bazı durumlarda kendi kararlarını gözden geçirmiştir. Bu durumlar, Fatih’in adaletli bir hükümdar olarak halkı ve devleti için verdiği kararların titizlikle sorgulanmasının önünü açmıştır.
Bazı halk ve ordu mensupları, padişahın bazı uygulamalarını zaman zaman sert bulmuş ve bunlar hakkında fikirlerini dile getirmişlerdir. Fatih Sultan Mehmet, her zaman kararlarını halkına açıklamış, gerekirse yanlış bir adım atıldığını kabul etmiş ve halkın da güvenini kaybetmemek için adaletin ve hakkaniyetin gerekliliğine vurgu yapmıştır.
Sonuç: Fatih Sultan Mehmet’in Efsanevi Adalet Anlayışı
Fatih Sultan Mehmet Han’ın adalet anlayışı, sadece devletin idaresiyle değil, aynı zamanda halkın ve halkın taleplerinin dinlenmesiyle de şekillenmiştir. O, her zaman haklının yanında yer almış ve adaletin en önemli prensiplerinden olan “herkes eşittir” ilkesini savunmuştur. Kendisi ve çevresi tarafından sorgulanması da, Osmanlı İmparatorluğu’nun temellerinin atılmasında ve halkın gönlünün kazanılmasında önemli bir rol oynamıştır.
Fatih Sultan Mehmet’in yargılanması ise, tarihsel anlamda bir hükümdarın bile adaletin önünde duramayacağı, her bireyin eşit haklara sahip olduğu mesajını taşır. Bu da, onun sadece askeri zaferlerle değil, aynı zamanda adaletli yönetimiyle de hatırlanmasını sağlamıştır.
POPÜLER GEYİKLER
Tarihin En Büyük Friendly Fire Vakası: Osmanlı Gelmeden Yenilen Ordu
Tarih sahnesi birçok garip yenilgiye, stratejik hataya ve beklenmedik bozguna şahitlik etmiştir. Ancak hiçbiri, 1788 yılında yaşanan Şebeş Muharebesi (Battle of Karánsebes) kadar absürt, trajikomik ve “yok artık” dedirtecek türden değildir. Düşünün ki bir ordunuz var; 100 bin kişilik devasa bir güç, modern silahlar, eğitimli askerler… Ve bu ordu, karşısında tek bir düşman askeri bile yokken kendi kendini imha ediyor.
İşte The Geyik farkıyla, tarihin en büyük “kendi kalesine gol atma” vakası olan Şebeş Muharebesi’nin tüm detayları.

Düşman Gelmeden Teslim Olan Şehir: Şebeş Muharebesi ve Tarihin En Utanç Verici “Friendly Fire” Vakası
Yıl 1788. Avrupa’da sular durulmuyor. Avusturya İmparatoru II. Joseph, Rusya ile müttefik olup Osmanlı İmparatorluğu’na karşı bir sefer başlatmaya karar verir. Amaç, Osmanlı’nın elindeki toprakları pay etmek ve Balkanlar’da hakimiyet kurmaktır. II. Joseph, bu sefer için yaklaşık 100 bin kişilik, o dönemin en modern teçhizatına sahip ordusunu toplar. Ordu; Avusturyalılar, Macarlar, İtalyanlar, Sırplar, Hırvatlar ve Romenlerden oluşan tam bir “milletler mozaiği”dir.
Ancak bu çeşitlilik, tarihin en büyük iletişim felaketine zemin hazırlayacaktır.
1. Sahne: Şnaps ve Eğlencenin Bedeli
17 Eylül 1788 gecesi, Avusturya ordusu bugün Romanya sınırları içinde kalan Şebeş (Karánsebes) kasabası yakınlarına kamp kurar. Ordunun öncü birliği olan Hüvvarlar (hafif süvari birliği), keşif yapmak için Timiş Nehri’nin karşı kıyısına geçerler. Ancak ortalıkta ne bir Türk askeri vardır ne de bir düşman izi.
Hüvvarlar, nehrin karşı kıyısında kamp kurmuş bir grup yerli (Roman) ile karşılaşırlar. Bu grup, askerlere fıçılar dolusu “Şnaps” (sert bir içki) satmayı teklif eder. Uzun yoldan gelen, yorgun ve canı sıkkın Hüvvarlar için bu reddedilemez bir tekliftir. İçki fıçıları açılır, kahkahalar yükselir ve öncü birlik kısa sürede “çakırkeyif” bir hale gelir.
2. Kavga Başlıyor: Piyade vs. Süvari
Bir süre sonra nehrin karşı kıyısından bir grup piyade birliği de Hüvvarların yanına gelir. İçki partisini gören piyadeler, pastadan pay almak isterler. Ancak Hüvvarlar, “Biz bulduk, biz içeriz!” diyerek içki fıçılarını piyadelerle paylaşmayı reddederler.
Tartışma kısa sürede alevlenir. Sarhoş Hüvvarlar, fıçıların etrafına barikat kurarlar. Arbede sırasında sinirler gerilir ve kimin ateşlediği bilinmeyen tek bir el silah sesi yankılanır. İşte o an, kıyametin koptuğu andır.
3. “Turci! Turci!”: Tek Kelimeyle Gelen Felaket
Silah sesini duyan ve zaten gergin olan askerler arasında bir panik dalgası yayılır. Piyadelerden biri, şaka mı yaptığı yoksa gerçekten korktuğu bilinmez bir şekilde bağırır: “Turci! Turci!” (Türkler! Türkler!)
Nehrin karşı kıyısında, asıl kampta uyuyan veya dinlenen binlerce asker bu çığlığı duyar duymaz fırlar. Zifiri karanlıkta kimse ne olduğunu anlamaz. Hüvvarlar atlarına atlayıp kaçmaya başlar, piyadeler ise gördükleri her karaltıya ateş açar. Sarhoş süvariler kendi kamplarına doğru dolu dizgin koşarken, kamptakiler gelenlerin Osmanlı akıncıları olduğunu sanarak topları ateşlerler.
4. Babil Kulesi Sendromu: “Halt” mı “Allah” mı?
Burada devreye giren dil bariyeri, olayı bir komediden bir katliama dönüştürür. Avusturyalı subaylar düzeni sağlamak ve askerlere durmalarını emretmek için Almanca “Halt! Halt!” (Dur! Dur!) diye bağırırlar.
Ancak ordunun içindeki Alman olmayan askerler (Sırplar, Hırvatlar, Romenler), bu bağırışı karanlıkta “Allah! Allah!” diye duyarlar. Osmanlı askerlerinin savaş narasıyla “Halt” kelimesi karışınca, askerler Türklerin kampın tam kalbine girdiğine ikna olurlar. Artık kimse kimseyi dinlemiyordur. Herkes en yakınındaki askeri “düşman” sanarak süngülemeye, ateş etmeye ve kaçmaya başlar.
5. İmparatorun Hendek Macerası
Kaos o kadar büyüktür ki, bizzat İmparator II. Joseph de olayın ortasında kalır. Kendi askerleri tarafından kovalandığını sanan imparator, atıyla kaçmaya çalışırken bir hendeğe (bazı kaynaklara göre bir dereye) düşer. Atı telef olur, kendisi ise yaverlerinin yardımıyla canını zor kurtarır. İmparatorluk ordusu, kendi gölgesinden korkan binlerce kişilik bir insan yığınına dönüşmüştür.
6. Acı Bilanço: Osmanlı Geldiğinde Ne Oldu?
Kendi kendine savaşan Avusturya ordusu, şafak sökene kadar birbirini kırmaya devam eder. Güneş doğduğunda manzara korkunçtur: Binlerce ölü, binlerce yaralı, parçalanmış mühimmat arabaları ve her yere saçılmış tüfekler…
Resmi olmayan kaynaklara göre, bu “içki kavgası” ve sonrasındaki panik nedeniyle Avusturya ordusu 10.000 civarında zayiat vermiştir. Ordunun geri kalanı ise darmadağınık bir halde geri çekilmiştir.
Asıl olay ise iki gün sonra yaşanır. Sadrazam Koca Yusuf Paşa komutasındaki Osmanlı ordusu Şebeş’e vardığında, savaşmalarına gerek kalmadığını görür. Yerlerde yatan binlerce Avusturya askeri ve terk edilmiş bir kasaba… Osmanlılar, tek bir kurşun atmadan, sadece “karşı tarafın sakarlığı” sayesinde Şebeş’i kolayca ele geçirirler.
TARİH
Kuşların İnsanları Yendiği Tarihin En İlginç Savaş: Emu Savaşı
Tarih sayfaları; büyük imparatorlukların çöküşüne, Napolyon’un Waterloo’daki hüsranına veya Roma’nın istilasına şahitlik etmiştir. Ancak hiçbiri, modern bir ordunun bir grup “tüylü, uçamayan ve sadece otlayan” kuşa karşı aldığı o trajikomik yenilgi kadar absürt değildir. Evet, yanlış duymadınız; 1932 yılında Avustralya ordusu, resmen savaş ilan ettiği Emu kuşlarına karşı mağlup oldu.

Hazırsanız, makineli tüfeklerin kuş tüylerine çarparak etkisiz kaldığı, stratejinin doğa karşısında diz çöktüğü o tuhaf hikâyeye, yani Büyük Emu Savaşı’na (The Great Emu War) dalıyoruz.
Savaşın Perde Arkası: Neden Durduk Yere Kuşlarla Kavgaya Tutuştuk?
Her şey, Birinci Dünya Savaşı’ndan dönen Avustralyalı askerlerin, hükümet tarafından ödül olarak verilen topraklarda çiftçiliğe başlamasıyla başladı. Ancak 1929 Ekonomik Buhranı kapıyı çalınca, bu eski askerler buğday fiyatlarının düşmesiyle zaten zor duruma düşmüştü. Derken, sahneye “düşman” çıktı: Emular.
Avustralya’nın iç kesimlerinde yaşayan yaklaşık 20.000 Emu, üreme döneminden sonra su ve yiyecek bulmak için kıyı bölgelerine göç etmeye karar verdi. Karşılarına çıkan şey ise tam bir ziyafetti: Çiftçilerin özenle ektiği uçsuz bucaksız buğday tarlaları ve hayvanlar için kurulan sulama sistemleri.
Emular sadece ekinleri yemekle kalmıyor, aynı zamanda tavşanların girmesini engelleyen devasa çitleri de parçalayarak tarlaları bir “açık büfeye” çeviriyordu. Çiftçiler çaresizdi. Eski birer asker oldukları için diplomasiyi değil, bildikleri en iyi yöntemi seçtiler: Makineli tüfek istediler!
Operasyon Başlıyor: Makineli Tüfekler vs. Tüylü Gerillalar
Dönemin Savunma Bakanı Sir George Pearce, bu durumu bir gövde gösterisine dönüştürebileceğini düşündü. Orduyu yardıma gönderecekti; hem askerler pratik yapacak hem de çiftçilerin gönlü alınacaktı. Operasyonun başına Binbaşı G.P.W. Meredith atandı. Cephane: 10.000 mermi. Silahlar: İki adet Lewis makineli tüfeği.
Askerler tarlalara indiğinde, zaferin çocuk oyuncağı olacağını sanıyorlardı. Ne de olsa karşılarında alt tarafı bir kuş sürüsü vardı. Ancak hesaplamadıkları bir şey vardı: Emuların doğuştan gelen gerilla taktikleri.
İlk Çarpışma: Kuşların “Casus” Ağı
2 Kasım 1932’de Campion yakınlarında ilk temas sağlandı. 50 kadar Emu tespit edildi. Askerler pusuya yattı ve ateşe başladı. Sonuç? Sadece birkaç kuş öldü, geri kalanı ise olimpik bir sprinter hızıyla (saatte 50 km) dağıldı.
Binbaşı Meredith kısa sürede acı gerçeği anladı: Emuların her sürüsünde bir “gözcü” vardı. Sürü yemek yerken, en uzun boylu Emu başını dikip etrafı gözetliyor ve en ufak bir tehlikede özel bir sesle diğerlerini uyarıyordu. Ordu, karşısında bir sürü değil, disiplinli bir askeri birlik bulmuştu.
İkinci Perde: Kamyon Üstünde Savaş Denemesi
Pusular işe yaramayınca Binbaşı Meredith çıtayı yükseltti: “Silahları kamyonların arkasına monte edelim ve kuşları kovalayarak vuralım!” dedi. Mantıklı görünüyordu, değil mi? Yanlış.
Arazi o kadar engebeliydi ki, kamyonlar sarsıntıdan nişan almayı imkansız hale getiriyor, tüfekler tutukluk yapıyordu. Dahası, Emular o kadar dayanıklıydı ki, Binbaşı Meredith daha sonra raporuna şu tarihi notu düşecekti:
“Eğer bu kuşların mermiye dayanıklılığına sahip bir tugayımız olsaydı, dünyanın her ordusuyla yüzleşebilirdik. Onlar tank gibiler.”
Stratejik Deha: Emuların “Yarma” Harekatı
Emular, makineli tüfek sesini duyar duymaz devasa gruplar halinde kalmak yerine, küçük timlere bölünerek farklı yönlere koşmaya başladılar. Bu, makineli tüfekçilerin hedef seçmesini imkansız kılıyordu. Binlerce mermi harcanıyor, ancak sadece onlarla ifade edilen sayılarda kuş etkisiz hale getiriliyordu.
Medya bu durumu kaçırır mı? Gazeteler manşetleri patlattı: “Emu Savaşı: Ordu Geri Çekiliyor mu?”, “Kuşlar Binbaşıyı Mat Etti!”
Savaşın Sonu: Beyaz Bayrağı Kim Çekti?
Kasım ayının ortalarına gelindiğinde, harcanan 10.000 merminin karşılığında elde edilen “skor” utanç vericiydi. Resmi raporlara göre sadece birkaç yüz Emu öldürülebilmişti (bazı kaynaklar bin dese de mermi/leş oranı hala felaketti).
Parlamentoda tartışmalar başladı. Bir milletvekili alaycı bir dille, “Savunma Bakanlığı, bu kuşlar için madalya töreni düzenleyecek mi?” diye sordu. Kamuoyu baskısı ve başarısızlık üzerine ordu, 10 Aralık 1932’de resmen geri çekilme kararı aldı.
Kazanan: Emular. Kaybeden: Avustralya Kraliyet Topçu Birliği ve insanlık onuru.
Neden Bu Olay Hala Bir İnternet Efsanesi (Viralite)?
- Alt-Üst İlişkisi: Dünyanın en gelişmiş silahlarından birine sahip bir ordunun, beyni bir ceviz büyüklüğündeki kuşlara yenilmesi, “Davut ve Golyat” hikayesinin en komik versiyonudur.
- Meme Kültürü: Reddit ve 9GAG gibi platformlarda “Emu War” başlığı altında binlerce görsel bulabilirsiniz. Avustralya’nın kaybettiği tek savaşın kuşlara karşı olması, küresel bir şaka malzemesidir.
- Doğanın İntikamı: İnsanoğlunun doğaya hükmetme çabasının ne kadar absürt bir noktaya varabileceğini gösteren gerçek bir örnektir.
TARİH
Dünyanın En Kısa Savaşı: 40 Dakikada Biten Savaş
Tarih boyunca sayısız savaş yaşandı. Kimileri yıllarca sürdü, kimileri birkaç ayda bitti. Ama öyle bir savaş var ki sadece 40 dakika sürdü ve tarihe “Dünyanın en kısa savaşı” olarak geçti. Bu savaş, 27 Ağustos 1896’da Birleşik Krallık ile Zanzibar Sultanlığı arasında yaşandı ve sonucu neredeyse savaş başlamadan belliydi.
Peki, koca bir savaşı bu kadar kısa sürede bitiren neydi? İşte tarihin en hızlı yenilgisinin hikâyesi.
Zanzibar: Baharat ve Güç Adası
- yüzyılın sonunda Zanzibar, Hint Okyanusu’nun en stratejik noktalarından biriydi. Baharat ticaretiyle ünlü bu ada, aynı zamanda fildişi ve köle ticareti açısından da önemli bir merkezdi. İngilizler için Zanzibar, hem ticaret hem de Afrika’da sömürge ağını genişletme açısından kilit bir konumdaydı.
İngiltere, adada nüfuzunu artırmak için Sultan Hamad bin Thuwaini ile iyi ilişkiler kurmuştu. Ancak her şey 25 Ağustos 1896’da Sultan Hamad’ın ani ölümüyle değişti.

Yeni Sultan Krizi
Sultan Hamad’ın ölümünün ardından tahta kuzeni Khalid bin Barghash geçti. Ancak Khalid, İngiltere’nin onayını almadan bu hamleyi yapmıştı ve İngilizler bundan hiç memnun olmadı. İngiltere, kendi destekledikleri adayın başa geçmesini istiyordu.
Bunun üzerine İngiltere, Khalid’e bir ültimatom verdi:
“Tahtı terk et, yoksa güç kullanırız.”
Savaşın Kıvılcımı
Khalid, İngiltere’nin tehdidini ciddiye almadı. Sarayı askerlerle ve toplarla donattı, kendi ordusunu hazırladı. Ordusunda yaklaşık 2.800 asker ve birkaç top vardı. Fakat bu ordunun karşısında İngiltere’nin modern savaş gemileri, topçu birlikleri ve deniz piyadeleri bulunuyordu.
27 Ağustos sabahı saat 9:00’a kadar süre tanındı. Saat 9:00 olduğunda Khalid hâlâ tahtı bırakmamıştı. İngiliz savaş gemilerinden emir geldi: Ateş!
40 Dakikalık Kabus
İngiliz savaş gemileri sarayı topa tuttu. Top atışları, kısa sürede sarayın büyük kısmını yıktı. Khalid’in ordusu panik içinde dağıldı, bazıları kaçmaya çalıştı. İngilizlerin modern silahları karşısında direnmek imkânsızdı.
Tam 38 dakika içinde Zanzibar ordusu çöktü. Savaş fiilen 40 dakika içinde sona erdi. Khalid saraydan kaçarak Alman Konsolosluğu’na sığındı.
Kayıplar ve Sonuç
- Zanzibar Ordusu: Yaklaşık 500 ölü veya yaralı
- İngilizler: Sadece 1 yaralı
Bu, askeri güç dengesizliğinin en çarpıcı örneklerinden biri olarak tarihe geçti. İngiltere, desteklediği Sultan Hamoud bin Mohammed’i başa getirdi ve Zanzibar tamamen İngiliz nüfuzu altına girdi.
Neden Bu Kadar Kısa Sürdü?
- Teknolojik Fark – İngiliz donanmasının modern topları, karşı tarafın silahlarını çok kısa sürede etkisiz hale getirdi.
- Moral Çöküşü – İlk birkaç dakika içinde sarayın büyük kısmı yıkılınca askerler kaçmaya başladı.
- Stratejik Hazırlıksızlık – Khalid, ordusunu modern silahlarla donatmamış ve savunma planı yapmamıştı.
Bu Savaştan Alınacak Dersler
- Güç dengesi farkı, savaşın kaderini belirler.
- Diplomatik ilişkileri yok saymak, bazen felaketle sonuçlanır.
- Teknolojiye yatırım yapmayan ordular, savaşta çok hızlı kaybedebilir.
Günümüzde Zanzibar
Bugün Zanzibar, Tanzanya’ya bağlı yarı özerk bir bölge. Turizm, baharat üretimi ve tarihi dokusuyla tanınan ada, artık barışçıl bir yer. Ancak 1896’daki bu 40 dakikalık savaş, hâlâ turist rehberlerinde ve tarih kitaplarında ilgi çekici bir hikâye olarak anlatılıyor.
-
MÜZİK1 yıl ago
Instagram Reels’te En Çok Kullanılan 20 Şarkı
-
POPÜLER GEYİKLER1 yıl agoKanada’ya Yerleşen İzmirli’nin Günlüğü
-
KÜLTÜR4 ay ago
Doğru Bildiğimiz Ama Tamamen Yanlış Olan 15 Bilimsel Yanılgı
-
İLİŞKİ REHBERİ4 ay ago
Bir İlişkide ‘Red Flag’ Olan 12 İnce Detay
-
GİRİŞİMCİLİK4 ay ago
Girişimciliğin Kalbi İTÜ Girişimcilik Etkinliği Future Days ’26 ile Atıyor
-
DİZİ - FİLM4 ay ago
Beyin Yakan 10 Kült Film
-
DİZİ - FİLM4 ay ago
Hangi Popüler Dizi Karakteri Senin Gizli İkizin?
-
SEYAHAT4 ay ago
Tatilinizi Ucuza Getirecek En İyi Mil Kartları
